5 SEVGİ DİLİ

mYıllar önce üniversitede okurken, bir hocamız bir kitap ismi vermişti bize “5 SEVGİ DİLİ” diye… Bir taraftan “Sevginin de dili mi olurmuş canım?!”, “Sevgi, sevgidir işte, evrenseldir!” diye düşünürken bir taraftan da kitabın ismi çok ilgimi ve merakımı çekmiş, bir an önce kitabı temin edip okumuştum…

Sevgi… Ne çok duyuyoruz ve biliyoruz değil mi sevginin önemini… Birbirimizi, annemizi, babamızı, eşimizi, çocuğumuzu, yakınlarımızı çok seviyoruz ama yine de bazen birçok problemler yaşayabiliyoruz. Peki ama bu kadar sevmemize rağmen nereden çıkıyor bu problemler? Neden hala kendimizi çok yalnız ve sevgisiz hissediyoruz?

İşte bu kitabı okuduktan sonra bu soruların cevabını bulmuştum!

KARŞIMIZDAKİ İNSANIN SEVGİ DİLİNİ BİLMEDİĞİMİZDEN!

Ben bu cevabı bulmanın mutluluğunu yaşarken bu yazının okuyucuları olan sizlerle bunu paylaşmanın beni daha mutlu edeceğini hissettim; bu yüzden de bu yazıda bu bilgileri kendi dilimden, kendi anlatımımla sizlerle paylaşmak istiyorum…

m5SEVGİ…

İçimizde bir ‘Sevgi Kovası’nın olduğunu, bu kovayı sevgiyle doldurmanın hayatımızın en önemli ihtiyaçlarından olduğunu, ailemizle ve sağlıklı yollardan bu kovayı sevgiyle doldurmadığımızda her ne pahasına olursa olsun, yanlış yollar ve kişiler aracılığıyla da olsa bu kovayı sevgiyle doldurmaya çalıştığımızı biliyor muydunuz?

Her insan sevilme, fark edilme, değerli olma ihtiyaçlarıyla dünyaya gelir… Bu ihtiyaçların ilk olarak karşılanması gereken yer hiç şüphesiz ailedir.

Çocuğumuzun içinde de bu sevgi kovasından var ve eğer biz aile içerisinde, çocuğumuzla kurduğumuz iletişimde bu kovayı dolduramıyorsak, o bir şekilde o kovayı dolduracaktır.. bu kova bazen ona kendini değerli hissettiren yanlış arkadaşların sahte sevgisiyle olacaktır, bazen de yanlış alışkanlıklar ile… ama eğer biz o sevgi kovasını doldurabilirsek bunların hiçbirine ihtiyaç bile duymayacaktır çocuğumuz…

HER İNSANIN BİR ‘SEVGİ DİLİ’ VARDIR… SEVGİSİNİ GÖSTERME ŞEKLİ VARDIR…

Bir düşünsenize, Fransızca bilmeyen bir insanın karşısına geçsek ve Fransızca dünyanın en güzel hikayelerini anlatsak, en güzel bilgilerini versek bu onun için bir şey ifade eder mi? Tabi ki etmez… Aynı bunun gibi biz karşımızdaki insana onun anlamayacağı bir dilden sevgimizi ne kadar göstermeye çalışırsak çalışalım, o insan sevildiğini hissedemeyecek ve sevildiğine tam olarak inanamayacaktır.

Peki insanların sevgi dilleri nasılmış, gelin buna bir bakalım…

m4

  • Sevgi Dili:                        NiTELİKLİ BERABERLİK

 

  1.  “Baba, akşam vakti evine döndüğünde altı yaşındaki küçük kızını kapıda beklerken görmüş. Babasını görür görmez, “Baba bir saatte kaç para kazanıyorsun?” diye atılmış çocuk. Beklemediği bir soruyla karşılaşan adam “Yirmi Lira” diye yanıtlayınca, gözleri pırıl pırıl açılan küçük kız, bu defa da “Bana on Lira verir misin?” diye sormuş. Adam henüz kapıdan içeriye girerken, kızının bu tutumuyla karşılaşınca, sinirlenerek onu azarlamış: “Bütün işte kafam patladı, bir de senin oyuncak hesabını mı yapacağım akşam akşam!”. Küçük kız önce korkarak bir adım geri çekilmiş, sonra da alt dudağını kıvırarak ağlamaklı bir şekilde odasına koşmuş. Kıyamadığı çocuğunun o dudak büküşü ve dolu dolu olan gözleri, adamın içine oturmuş ve kısa bir süre sonra çocuğunun arkasından odasına gitmiş. “Sana kızdığım için üzgünüm kızım. Ama sen de daha kapıdan girer girmez…” derken, çocuk yastığının altından bir sürü bozuk para çıkarınca, babası tekrar sinirlerine hakim olamamış: “Hem paran var, hem de hala para istiyorsun!”. Tekrar mahzunlaşan ve dudağı kıvrılan kız “Ama babacığım, bu paralar senin” demiş ağlamaya meylederek ve eklemiş: “Tam yirmi liram oldu; bana bir saatini verir misin?”

Ne dersiniz bazen bizim çocuğumuz da bu çocuk gibi hissediyor olabilir mi? Bizimle bir saatin hasretini bu denli yaşıyor, bizimle bir saat geçirebilmek için can atıyor olabilir mi?

“Ama ben çocuğumla bol bol zaman geçiriyorum, günümün çoğu onunla geçiyor” diyebilirsiniz… Buradaki kastımız birlikte ‘Nitelikli’ zaman geçirmek…

 

 

Nedir ‘Nitelikli Zaman’?

Çocuğumuzun yaş ve gelişim özelliklerini göz önünde bulundurarak onun ruhsal ve bedensel gelişimine destek olmaktır… Çocukla birlikte oyun oynamaktır… Onunla birlikte parkta koşmaktır… Onunla birlikte resim yapmaktır… Onunla birlikte kek, pasta, börek yapmaktır… Evin şeklini değiştirirken, alışveriş yaparken onun da fikirlerini almaktır… Onunla birlikte oturup dertleşmektir… Onunla birlikte maç izlerken tuttuğun takım gol attığında birbirine sarılmaktır… İyi bir şeyler yapmak için çabaladığında ona destek olmaktır… Yanlış şeyler yaptığında kişiliğine yönelik eleştiri yapmadan, sabırla yaptığı davranışın neden yanlış olduğunu anlatmak ve ona olumlu model olmaktır… Onunla birlikte yürüyüş yapmaktır…

Kısacası onun sevgi diliyle onunla iletişime geçmek, onu anladığımızı ve ona olan sevgimizi ona hissettirmektir…

Arthur Sells der ki:

”Gün boyunca meşguldüm; oynamamızı istediğin küçük oyunları seninle oynamaya zamanım olmadı. Sana pek zaman ayıramadım. Elbiselerini yıkar, dikiş diker, yemek yapardım, ama resimli kitabını getirip yaşadığın zevki benimle paylaşmak istediğinde ‘daha sonra oğlum’ derdim. Uyuduktan sonra üstünü örter, dualarını duyar, ışığı kapatır ve parmaklarımın ucuna basa basa kapıya yönelirdim. Keşke bir dakika daha kalsaydım. Çünkü yaşam kısa, yıllar hızla akıp gidiyor; küçük bir çocuk çok hızlı büyüyor. Değerli sırlarını tuttuğunuz küçük çocuğunuz artık yanınızda değil. Artık resimli kitaplar ortadan kalktı, oynanacak oyun yok. Bunların hepsi geride kaldı. Bir zamanlar meşgul olan ellerim hala yerinde; günler boş ve uzun. Keşke geri dönüp benden istediğin o küçük şeyleri yapabilme fırsatım olsaydı…”

Ne dersiniz bir gün biz de bu pişmanlıkları yaşar mıyız?

m3

  • Sevgi Dili:                        ONAY SÖZLERİ

 

Yunus Emre der ki;                      Söz ola kese savaşı

Söz ola kestire başı

Söz ola ağulu aşı

Yağ ile bal ede bir söz…

Sözlerin hayatımızda ne kadar önemli olduğunu ne güzel özetledi değil mi şu birkaç mısra…

Sözler önemlidir, hele de sevgi dili ONAY SÖZLERİ olan insanlar için çok daha önemlidir. Bazı insanlar olumlu onay sözleri duymadan sevildiğini hissedemezler… Ona sevgimizi hissettirmenin yolu ona olumlu onay cümleleri kurmamızdır, “Ooo bu elbise sana ne çok yakışmış!”, “Bu işi ne kadar da güzel çözdün, tebrik ederim!”, “Arkadaşına yardım etmen harika bir davranış!”…

m2

  • Sevgi Dili:                        ARMAĞAN ALMA

 

Armağanlar sevginin görsel sembolleridir. Sıkıntılı bir anında çocuğumuzun yanında olmak, ona vereceğimiz en büyük armağandır. Armağanlarımızın her zaman verilmesi gerekmez, büyük ve pahalı şeyler olmasına da gerek yoktur üstelik. Hediyeler, karşımızdaki insanın gözünde değerli olduğumuzu hissettirdiği için bizim için kıymetlidir. Çocuğumuzun da sevgi dili ‘Hediye Alma’ ise ve biz çocuğumuza sevgimizi hissettirmek isteyen bir ebeveyn isek gelin arada sırada onu şaşırtıcı küçük hediyeler alalım… Bazen hoşlandığı bir oyuncak, bazen sevdiği keki birlikte yapmak, bazen küçük bir çikolata, bazen tatlı bir söz, bazen birlikte oyun oynamak…

 

  1. Sevgi Dili:                        HİZMET DAVRANIŞLARI

Bazen çocuğumuz onun bizden beklediği davranışları ve fedakarlıkları yapmadan onu sevdiğimizi hissedemez. Hizmet davranışları ile, çocuğumuzun bizden beklediği, yapmamızdan hoşlandığı davranışları kastediyorum. Okuldan geldiğinde onun için sofrayı hazırlamak, onun sevdiği yemeği yapmak… Bazen bizim için çok basit olan küçük davranışlarımız çocuğumuzun kendini değerli hissetmesi için hayati öneme sahip olabilir…

  • m1Sevgi Dili:                        DOKUNMAK

 

Çocuk gelişim alanlarında çok sayıda araştırma şu sonucu vermiştir. Kucaklanan ve öpülen çocuklar uzun zaman süreçlerinde fiziksel temastan mahrum bırakılmış çocuklara nazaran daha sağlıklı bir duygusal yaşam geliştiriyorlar.

Çocuğumuza sarılmamız, onu öpmemiz, yanağını okşamamız, yeri geldiğinde onunla güreşir gibi oynamamız… bazen sevgimizi göstermenin en güzel yollarındandır…

Birbirimizin ‘Sevgi Dili’ ile konuşabilmemiz, sevildiğimizi hissetmemiz ve sevgimizi en güzel şekilde hissettirebilmemiz dileklerimle…                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                         Meral KAYA

  Psikoterapist / Psikolojik Danışman

HAYAT YOLCULUĞUNUN ‘HAYATİ’ ÖNEME SAHİP İKİ BİLETİ!

Her insanın hayatı ayrı bir yolculuk… Kimininki çok neşeli, keyifli, huzurlu, “hiç bitmese” dedirten bir yolculuk; kimininki ise gergin, mutsuz ve umutsuz, “bir an önce bitse” dedirten yorgunluk verici bir yolculuk…

Peki bu yolculuğun keyifli mi yoksa sıkıcı ve yorucu mu geçmesine sebep olan şey ne?

 Bu sorunun cevabı sanırım yolculuk için elimizde olan iki bilette saklı!

Yolculuğumuzun nasıl geçeceğini belirleyen ilk bilet dünyaya gelmemize vesile olmuş ve bizi büyüten anne babamız tarafından elimize tutuşturulmuş adeta… Birazda anne ve babamızın elinde de olamayan, ‘kader’ diyebileceğimiz, çocukluk dönemindeki yaşantılarımız bu bileti oluşturuyor.

Bu ilk bilette çok fazla söz sahibi değiliz ne yazık ki… Bu bileti seçme ya da değişme şansımız yok. Bu biletle çıktığımız yolda geçtiğimiz yollar, yolculuk yaparken yaşadığımız şeyler (Dünyaya gelirken istenen ve beklenen bir bebek olup olmamamız, bebeklik döneminde anne ve babamızla kurmuş olduğumuz iletişimin sağlıklı olup olmaması, onlardan ihtiyacımız olan sevgi, şefkat ve güven gibi kişiliğimizin yapıtaşı olacak duyguları alıp almamamız, gerçek kendiliğimizin, gerçek ihtiyaçlarımızın fark edilip yerinde ve yeterince karşılanıp karşılanmaması, bebeklik ve çocukluk döneminde anne, baba yada sevilen birinin kaybı gibi travmalara maruz kalmış olup olmamamız yada farklı travmatik yaşantılarımızın olup olmadığı gibi…)hayat yolculuğumuzun nasıl geçeceğinin belirliyor neredeyse…

Neredeyse diyorum; çünkü seçme ve değişme şansımızın olmadığı bir bilet ile başlayan uzun yolculuğumuz hep aynı biletle ve (iyi ya da kötü) hep aynı şekilde gitmemeli… Bu yolculuk bizim kendi yolculuğumuz ise gideceğimiz güzergâhlara kendimiz karar verebilmeli ya da yolculuğu nasıl yapacağımız konusunda söz sahibi olabilmeliyiz!

Evet, tam da burada devreye ikinci bilet giriyor: Ergenlik…

Birinci bilet iyi ya da kötü bir şekilde hayat yolunda bizi belli bir yere kadar götürüyor. Bir durağa (ergenlik) geldiğimizde ise ilk biletin geçerliliği kalmıyor. Bu durakta iki seçenek bekliyor bizi: biletin süresini uzatmak ve bu zamana kadar geçirdiğimiz yolculuğa aynen devam etmek, ya da biraz uğraşarak, belki üstüne bi ücret ve bedel ödeyerek bileti değiştirip başka bir yoldan, başka bir şekilde yolculuğumuza devam etmek (geçmişten getirdiğimiz olumsuz döngüleri kırarak yeni ve daha sağlıklı iletişim yolları bulmak, geçmişten getirdiğimiz ve yolculuğumuzun kötü geçmesine sebep olan bazı kişilik özelliklerimizi, ilişki biçimlerimizi daha işlevsel hale dönüştürmek, kişiliğimizi ‘olmak istediğimiz kişi’ olarak ve öznel olarak yeniden yapılandırmak… yada var olan hayatımız ve kişiliğimiz bizi çok rahatsız etmiyorsa bu hayattan daha çok keyif almayı öğrenmek…)

Bu ikinci seçenek hiç de söylendiği kadar kolay değil elbette… Ama ‘ergenlik’ denilen, ortalama 12-21 yaşlarını kapsayan bu çalkantılı dönem o kadar kıymetli ki… Bu dönemde kişiliğin bir hamur misali yeniden şekillenebilmesi, o zamana kadar durgun olan kişilik denizinin –dibindeki hazineleri buldurmak istercesine- dalgalanması ile Yaradan adeta şunu söyler bize:  “Bu zamana kadarki yolculuğunun nasıl geçeceğine sen karar veremedin; ama sana bir şans daha, bir bilet daha veriyorum, bu sefer her şey senin istediğin ve tercih ettiğin gibi olacak!”

…Ve her birimiz ergenlik adı verilen bu dönemde hayat yolculuğumuza (kişiliğimize, ilişkilerimize vs.) dair seçimler yaptık –yada yapıyoruz-… Ve bu yaptığımız seçimler belki de bundan sonraki hayatımızın tümünü şekillendiren seçimler…

Peki ya ikinci biletin kıymetini bilememişsek, geçmişten süregelen yolculuğa aynen devam edip gitmişsek yada yolculuğumuzu olumsuz anlamda değiştirmişsek, bu yolculuk halen bize acı verip bizi mutsuz ediyorsa ve ergenlik durağını çoktan geçmişsek…

Her şey bitti mi yani?

 Hep bu mutsuzlukla ve yorucu bir şekilde mi geçecek bu hayat yolculuğu?

 İşte tam burada devreye üçüncü bir bilet giriyor: PSİKOTERAPİ!

 Psikoterapi hayat yolculuğunda yol güzergâhını istediğimiz ve bizi daha gerçek, daha içten ve huzurlu hissedebileceğimiz yönde çevirme ya da var olan güzergâhta ilerlemenin tadını çıkarmayı öğrenme süreci ve üçüncü bir bilettir!

Psikoterapi daha önce yanlış yerleştirilen ya da eksik parçaları olan bir yapbozun gerekli yerlerindeki parçalarının dağıtılarak ve eksik parçaları bulunarak her bir parçanın yerli yerine konulması sürecidir…

Eğer siz de hayat yolculuğundaki ilk biletin seçimi elinde olmayan bir çocuğun, bu yolculuğunun nasıl geçeceğini şekillendiren bir ebeveynseniz, ya da ikinci durakta olan ama bileti ve yolu nasıl değiştireceğini tam olarak bilemeyen ya da bu konuda desteğe ihtiyaç duyan bir ergenseniz, ya da ilk iki bilette güzel bir yolculuk yaşayamadığını hisseden; ama hayat yolculuğunun bundan sonraki kısmını daha güzel ve huzurla geçirmek isteyen bir yetişkinseniz… Bir psikoterapistten destek almayı ertelemeyin…

İyisiyle, kötüsüyle, her halinden çok şey kazanacağınız; beklentilerinizi karşılayabileceğiniz, huzurla ve tadını çıkararak ilerleyebileceğiniz ve yolculuğun sonunda geriye dönüp baktığınızda bütünlük hissiyle ‘İyi ki…’ diyebileceğiniz güzel bir yolculuk geçirebilmeniz dileklerimle…

 Meral KAYA

Psikoterapist & Psikolojik Danışman

BEN (İM) Mİ ÇOCUĞUM

 

BEN (İM) Mİ ÇOCUĞUM

Ebeveyn olmak birçok insanın hayalidir. Toplumumuzda ve kültürümüzde anne – baba olmanın ayrı bir yeri vardır. Büyüklerimizin evlenmeden önce mürüvvetini görsek diye başlayıp, evlendikten sonra ne zaman torun seveceğiz ile devam eden beklentileri vardır.  Daha çocukluktan itibaren oyunlarımızla kızlar anne, erkekler baba olarak hayatımızın içine yerleşen ebeveynlik, gördüğü küçük bir çocuk severken ki duygusuna, evlenirken ve daha sonrasında aldığı eşyanın çocuklar için uygun olup olmadığına, gelecek için yapacağı planlarına kadar her yerde bizimledir.

Neredeyse her çift çocuk sahibi olup onunla vakit geçirmenin, onunla ilgilenmenin, ona kaliteli bir hayat sunmanın hayalini yaşayıp, imkanları dahilinde planlar yapar.  Birçok çift için hamile olduğunu öğrendiği anda başlayan sevinç paylaşılır, isimler düşünülür, odalar hazırlanır, hatta doğmadan iyi ki doğacaksın partileri bile yapılır. Doğduktan sonra ilk ‘anne’- ‘baba’ demesi, ilk yürümesi gibi yaptığı ilkler büyük bir mutlulukla karşılanır. Öyle ki bu mutluluk her fırsatta birileriyle paylaşılır ve sanki o an dünyanın en önemli olayı gibi hissedilir. Ebeveynler çocuğu izlerken çocuğun yaptığı bir davranışı, söylediği bir sözü, diğer bir çifte ‘bak gördün mü, ne güzel de yapıyor, konuşuyor’  şeklinde söyleyerek coşkusunu dile getirir.

Ama ne yazık ki hayat her zaman herkese gülmüyor. Bazı durumlarda çocuğun varlığı, ebeveynleri için bir anlam ifade etmiyor, hatta sorun haline bile gelebiliyor. Ebeveynlerin bu çocuk için iyi hayaller ve planlar kurmaları beklenmiyor.

Ebeveynler olarak çocuk yetiştirmek zor bir durumdur. Özellikle günümüzde farklı görüşlerde olan farklı kişilerden alınan bilgiler bu süreci biraz daha zor bir hale sokabilmektedir. Ebeveynlerin zihinlerindeki çocuk imajı; çocuklarını nasıl yetiştirecekleri, onlara nasıl bir hayat hazırlayacakları ve onların mutluluğu için neler yapacaklarına kadar her şeylerini etkilemektedir.

Her ebeveyn zihnindeki çocuğa ulaşmaya çalışır. Bu çalışmaların bazıları çocuklar için avantaj iken bazıları dezavantaj olabilir. Bazen iyi diye yapılan bir şey aslında uzun vadede olumsuz sonuçlar doğurabilir.  Zihnimizdeki çocuğa ulaşmak için yaptıklarımız çocuklarımızın hayatlarını şekillendirir. Elimizdeki hamuru şekillendirme çabasıdır. Bu çabada ortaya çıkan yaklaşımları ihmal edilen, işgal edilen ve normal olarak yetiştirilen çocuk yaklaşımları şeklinde üç bölümde değerlendirebiliriz.  Bu bölümleri ayırt etmek zor ve önemlidir.

İhmal edilen çocuğun varlığı ile yokluğu aile için çok önemli değildir. Çocuğun başta fiziksel ihtiyaçları olmak üzere, duygusal ve ruhsal ihtiyaçları göz ardı edilir. Çocuk için hayat ilk günden itibaren dengesiz ve bir şeyler eksik olarak başlamıştır. Hayata tutunabilmek için çabalar. Bu çocuklar genelde hastalandıklarında doktora götürülmez, sokaklarda dolaşır, varlığı ve yokluğu fark edilmezler.  Aile kendi ihtiyaçlarını ön plana alıp çocuğu bir nevi yok sayar.

İşgal edilen çocukta ise durum biraz farklıdır. Ebeveynler çocukların her ihtiyacını karşılayarak ellerindeki tüm imkanları çocuğa sunma çabasına girerler. Çocuklarını kendilerinden öncelikli olarak görüp ideal çocuk yetiştirmek isterler. Daha çocuk doğmadan partiler, doğduktan sonra  hoşgeldinler, oyuncak dolu odalar, iki yaşından itibaren kurslar ile başlayıp, sözde özgürlük adı altında çocuk ebeveyn arasındaki ilişki yerine arkadaş  gibi olma çabası, yetişkin iken yaşaması gerekenleri erken yaşta sunmayla devam eder.

Çocuklar elbette ebeveynler için önemlidir ve ebeveynler onlar için ellerindeki imkanı kullanmak ister. Burada ki ayrım oldukça önemlidir. Burada ebeveynler kendi zihinlerindeki çocuğu yetiştirmeye, adeta projelerini gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Çocuğun saksıdaki çiçekten farkı kalmaz. Bu çocuklar her şeyi bilmeli, birçok sosyal faaliyete katılmalı, kültürlü olmalıdır. Bu ebeveynler çocukları üzerinden övünmek isterler.  Daha okula başlamadan dil kurslarına, ardından müzik eğitimi için enstrüman kurslarına,  daha sonra beden eğitimi için spor kurslarına başlatıldıklarını görürüz bu çocukların. Artık çocuk için hayat kurslardan ibaret bir hal almaktadır. 3 yaşındaki bir çocuk 5 yaş düzeyinin yapması gerekenlerle baş başa kalmakta ve üç yaşın gereklilikleri karşılanamadığı için eksik kalmaktadır. Bu da yaşamın ilerleyen dönemlerinde büyük bir problem olarak karşımıza çıkabilmektedir.

Normal yetiştirilen çocuk aslında en kolayı aynı zamanda en zorudur. Burada en önemli nokta çocukların bizim ihtiyaçlarımızı gidermek için değil, bir birey oldukları için var olduklarını bilmektir. Çocuklara kazandırmak istenilen amaçlar kurslar vasıtasıyla değil, özellikle okul çağına kadar birlikte vakit geçirerek olur. Her şeyi mükemmel yapmak için çabalamak yerine eksiklikleri de çocuğa hissettirmek gerekir.  Çocuk hayatın gerçekliğini bilerek yaşamayı öğrenmelidir. Bu durum ruh sağlığının gelişmesine katkı sağlamaktadır.  Çocuk kendini ebeveynlerinin hayallerini gerçekleştirecek bir varlık ya da önemsiz biri gibi hissetmek yerine ailenin bağımsız bir ferdi gibi hissetmelidir.

Çocuklar yetiştirilirken ebeveynler kendilerine şu soruyu sormalıdır. Çocuğum için yaptıklarım çocuğun ihtiyacı mı, kendi ihtiyacım mı? Çocuk bir şeyi yapınca bundan çocuk yaptığı için mi mutlu oluyorum, ya da çocuğun yaptığını başkalarına söyleyince, bununla övününce mi mutlu oluyorum?

Unutulmamalıdır ki, iyi ve mutlu bir çocuk yetişmenin ön koşu ruh sağlığı yerinde ve bilinçli bir ebeveyn ( bakım veren kişi ) olmaktır. Hatalı çalışan makineden düzgün ürün çıkmaz.

Uzm. Klinik Psikolog Eyüp AKIN

RUHUMUN DOĞUŞU VE BENLİĞİM

Genel kanının aksine bir insanın doğumu; anne rahmine düştüğünde ya da dünyaya geldiğinden çok daha önce, ebeveynlerinin zihninde bebek yapma düşüncesinin oluşmasıyla başlar. Fiziksel doğumdan çok daha öncesine dayanan bu doğum ruhsal doğumun başlangıcıdır. Ruhsal doğum ve fiziksel doğum arasında geçen sürede önemli olan zamanın uzunluğu ya da kısalığı değil, nasıl geliştiğidir. Fiziksel doğum için nasıl ki bedenin gelişmesi ve yaşamın devamı için sağlığı önemli ise insanın ruhsal doğumu için de ebeveynlerin zihnindeki bebeğin gelişmesi önemlidir.

Toplumumuzda bebek bakmanın püf noktası; bebeğin sağlıklı ve düzenli beslenmesinin sağlanması, güvenliğinin sağlanması ve hastalıklara karşı tedbir alınması gibi fiziksel ihtiyaçların karşılanması olarak görülmektedir.  Fiziksel ihtiyaçlardan çok daha önce başlayan ve fark edilmeyen gelişen ruhsal ihtiyacın çoğu zaman varlığından bile haberdar olunmaz.

Ruhsal doğumda ilk önemli unsur, doğumun nasıl olduğudur. Bu doğum birden çok şekilde olabilir ve ruhun ilk çekirdeği olacağı için oldukça önemlidir. Bu çekirdek gelecek hakkında ipucu verirken geleceğin etkilerine göre de şekillenecektir. Annemizin yaşadığı duygular hormonlar vasıtasıyla bedenimiz hücrelerine işler ve doğumdan sonra kişiliğimizi şekillendirirken ebeveynlerimizin tutumlarını etkiler. Ruhsal doğumu en temel 4 şekilde ele alabiliriz:

Ebeveynler birlikte bir çocuk yapmaya karar verir ve bunun için hayaller kurar, planlar yapar ve uygun olduğunu düşündükleri zamanda çocuk yapma girişimlerinde bulunurlar. Böyle bir durumda ruhun ilk çekirdeği ‘istenilen çocuk’  olarak oluşacaktır.  Bu çekirdek geleceğimiz için önemseneceğimize, varlığımızın bir anlamı olacağına, değerli olacağımıza, sevileceğimize ve hayatta önemli bir yere sahip olacağımıza dair önemli ipuçları barındırır. Dünyaya gelmemiz sabırsızlıkla beklenir, gelişimiz kutlanır ve bu müjde ebeveynlerin sevdikleriyle paylaşılır.   Bizim için iyi bir başlangıçtır. Anne karnına düştüğümüz andan itibaren anne psikolojik ve fizyolojik olarak bizim varlığımızdan haberdardır. Fiziksel gelişimimiz için sağlığına dikkat eder, daha doğmadan bizim sağlıklı beslenmemiz için uygun gıdaları tüketmeye özen gösterir.  Varlığımızı ifade eden İlker, İlknur, Yiğit, İnci gibi isimlerle iyi bir hayat için hazırlıklar yapılır.

Bazen çok sevilen bir şey kaybedildiği zaman çok acı çekeriz. Onu tekrar elde etmek için çok çabalarız. Yokluğuna ve acısına dayanamadığımız için yerini doldurmak için en az onun kadar iyi yeni bir şey ararız, bulduğumuzda ise tekrar kaybetmemek için daha fazla özen gösteririz. Bu kaybettiğimiz şey bir eşya olduğu zaman telafisi kolay olabilir; ancak kaybedilen bir insan olunca telafisi daha zordur. En kısa sürede kaybettiğimiz insanın yerine yeni bir insan koyma çabası ile onun yerine ‘İkame edilen çocuk’ yapılır.  Ruhumuz ve benliğimiz bambaşka yeni değil, bir boşluğu doldurmak için vardır. Adeta bir stepne lastiği görevi görürüz. Hayatta yakalamamız gereken bir kriter ve boşluğu doldurulması gereken bir insan vardır.  Ne hayat bizimdir, ne de ruh. Hep bir boşluk doldururuz. Tekrar kaybedilme kaygısı ile aşırı ilgi ve korumayla birlikte hayatımız ipotek altındadır.  Her şeyimiz planlı ve hazırdır. Muhtemelen ismimiz de kaybedilen kişinin ismi olacak, hem ismini hem o kaybın hayatını yaşayacağız. Bu ruhsal doğumun ikinci şeklidir.

Ruhsal doğum her zaman bilinçli olmayabilir. Belki de ‘Beklenmeyen çocuk’ olarak hiç beklemedikleri bir anda çıkıp gelmişizdir. Bazen ebeveynler bizim doğumumuzu beklemek bir yana varlığımızdan bile çok geç haberdar olabilirler. Bu gelişimiz her zaman hoş karşılanmayabilir. Varlığımızın çok da gerekli olduğu düşünülmeyebilir, olmamamız için girişimlerde bile bulunulabilir.  Ruhumuzun çekirdeği, en çok ihtiyacımız olan ebeveyn sevgisinden bi haber büyümeye başlar.  Ruhumuzla birlikte bedenimiz de büyür ancak istenilen çocuk kadar şanslı olamayabilir.  Doğumumuzun çok da önemi olmayabilir. Verilen ismimiz bile artık daha olmasın ya da nerden geldi şimdi bu diye Yeter, Songül, Soner  gibi isimler  olabilir.

Hayat herkese gülümsemeyebilir. Bazen varlığımızın bile suç olduğu, varlığımızdan utanıldığı ve bizden kurtulmak için girişimlerin olduğu bir hayat bizi bekleyebilir.’ İstenmeyen çocuk’ olarak ruhumuz doğar.  Belki birçok kardeşten sonra bakımımızın zor olacağı için, belki yasak bir ilişkiden, belki içinde sevgi olmayan bir aileden belki de bir tecavüz sonucunda doğmuş olabiliriz. Hepsinin ortak yönü varlığımızın ortama huzursuzluk verdiği ve istenmediğimizdir. Böyle bir ruh çekirdeği anne karnından itibaren olumsuzluklar ile başlayıp dünyaya gelmemizle duygusal şiddet ve sevgi yoksunluğu içinde bir hayat olarak devam edecektir. İçimizde bir yerde kendimizi hep fazlalık olarak hissettireceklerdir.  İsmimizin ne olduğu da kim tarafından koyulduğu da önemli değildir.

Ruhun doğumu bir çok farklılık gösterebilir. Doğum anı, sonrasını önemli ölçüde etkiler. Ebeveynlerimizin bizleri hangi amaç için yaptığı oldukça önemlidir.  Fiziksel doğuma kadar geçen sürede bizim için hissedilenler, fiziksel doğum, ismimizin verilmesi, fiziksel doğum sonrası hissedilen duygular  ebeveynlerimizden bizlere aktarılır.  Ruhsal doğumla başlayan bu süreç  Benliğimizin de çekirdeği olur.

 

Klinik Psikolog Eyüp AKIN

BAĞLAN(AMA)MA

BAĞLAN(AMA)MA

Kişilik gelişiminde ebeveynlerin etkisi oldukça fazladır.  Kişilik çekirdeğinin  oluşumu açısından oldukça önemli olan anne(çocuğa bakım veren kişi)- çocuk ilişkisi, en sıkı ilişkilerin başlangıcını oluşturmaktadır. Daniel STERN  yaptığı araştırmalarda, bebeğin henüz 4 günlük iken annesinin sütünü, kokusunu, sesini ve yüzünü tanıyabildiğini ortaya koymuştur.

Yaşamın ilk aylarında kendilik algısı olmayan, kendisinin ve çevresinin sınırlarını ayırt edemeyen bebek; zaman zaman kendini annesinin bir uzantısı, zaman zaman da annesini kendinin bir uzantısı olarak algılayacaktır.  Bu durum anne ile bebek arasındaki ilişkide ortaya çıkan duygu ve davranışların kendine mi yoksa annesine mi ait olduğunu ayırt etmesine engel olacaktır. Anne ile arasındaki ilişkiyi, annesinin duygu ve davranışlarını benimsemeye başlayacaktır.  Dolayısıyla annesiyle olan ilişkisi ve annenin bebeğe yaklaşımı sağ beyinden sağ beyine giden nonverbal mesajlarla annenin zihnindeki çocuk algısıyla bebeğin zihninde bir kendilik algısı şekillenmeye başlayacaktır.

Bebek bağımsız olarak ihtiyaçlarını karşılayamayacağı için her türlü ihtiyacında anneye bağımlıdır. Bebeğin ihtiyaçlarının giderilmesi gerektiğinde annenin sergilediği tutum, bebeğin bağlanma ile ilgili nöronlarının aktifleşmesini sağlayacaktır. Annenin gülerek, severek, şefkatle yaklaşması ve samimi bir yaklaşım sergilemesi çocukta kendini ‘iyi, sevimli ve sevilmeye değer bir varlığım’ algısının oluşmasını sağlar. İlk kendilik algısı olumlu olur. İhtiyaçları yerinde ve yeterince karşılanan bir bebeğin çevreyi algılayışı; ‘varım, fark ediliyorum ve güvendeyim’ şeklinde gelişebilmekteyken, yersiz ağlama, huzursuzluk ve korku gibi duyguları yaşama ihtimali azalmaktadır.

Bebeğin ne zaman doyurulacağı, ne zaman bakılacağı, bakımının ne kadar olacağı belli olmaz, bebek görülmez ve önemsenmez  ise;  kendini değersiz, kötü, istenmeyen bir şey olarak algılamaya ve hissetmeye başlayabilir. Böyle bir durumda bebek, ‘Aç kalabilirim, güvensiz bir yerdeyim’ gibi kaygılar hissedebilir.

Yerinde ve yeterince görülen bebeklerin güven ve fiziksel ihtiyaçlarla ilgili kaygısı olmayacağından, keşif için girişimlerde bulunurken; düzensiz ve yetersiz bakılan bebek, anneye yakın olma, ondan ayrılmama, ilk fırsatta karnını doyurma ve unutulmama telaşı içinde olabilmektedir.

Tıpkı Abraham Harold Maslow’un ihtiyaçlar  hiyerarşisi teorisinde; insanların çeşitli alanlardaki ihtiyaçlarının bir hiyerarşi oluşturduğunu ve bu hiyerarşide alt kademedeki ihtiyaçlar karşılanmadıkça üst kademedeki ihtiyaç kategorisine geçilemeyeceğini (sevgi ve saygı  ihtiyacını hissedebilmemiz için fizyolojik ihtiyaçlarımızın karşılanmış olması ve güvende olmamız gerekir) belirttiği gibi ruhsal ihtiyaçların da basamakları vardır. Yerinde ve yeterince karşılanmayan bir ihtiyaç olduğunda birey bir üst basamağa geçse bile temel felsefesi, ‘eksik olanı tamamlamak’ olacağı için kendini tam anlamıyla gerçekleştiremeyecektir. Hayatı eksiği tamamlama odaklı olacaktır.  Kendi potansiyelini ortaya koymak yerine, haksızlığa uğrasa bile sesini çıkarmakta zorlanabilecektir.

İlk bağlanma ve güven çekirdeği oluşan bebek sağlıklı bir gelişim fırsatı bulur ise ikinci adım olan irade ve özerkleşme girişimlerine başlamak için hazır olacaktır…

 

Uzm. Klinik Psikolog

Eyüp AKIN

WhatsApp'ı Aç
???? Merhaba!
Merhaba ????
Nasıl yardımcı olabiliriz?