Çocuğumun oyun terapisine ihtiyacı olduğunu nasıl anlarım?

Günlük hayatımızda zaman zaman zorlandığımız konuları çözmek için desteğe ihtiyaç duyabiliyoruz. Bu desteği ailemizden, arkadaşlarımızdan, bazen kendimizden alabiliyoruz.
Bazı durumlarda ise profesyonel bir yardıma ihtiyacımız olduğunu düşünüp psikoterapi desteğine başvurabiliyoruz.

Peki çocuklar? Çocuklar kendi ihtiyaçlarını anlayabilirler mi?
Aslında çocuklar kendi ihtiyaçlarını fark eder ve karşılanması için bunu eyleme de döker. Örneğin yenidoğan bir bebek; acıkır, açlık ihtiyacını fark eder ve giderilmesi için eyleme geçer, ağlar. Karnı doyunca rahatlar. Yeni doğduğumuzda bile ihtiyaçlarımızı, fark edip gidermek için eyleme geçeriz. Fakat bazen bazı noktalarda eyleme geçsek de karşılanmamış ihtiyaçlarımız olabilir. Bu karşılanmamış ihtiyaçlarla zorlantı yaşayabiliriz.

Peki çocuklar bu zorlantılarını nasıl dışa vurur?
Örneğin öfke duygusu. Çok öfkelenen, şiddet eğilimli, anne ve babaya kızgın bir çocuk; aslında bunun altında başka bir ihtiyaç yatıyor olabilir. Altta yatan karşılanmamış ihtiyacını
dışavurumunu öfke duygusuyla yapıyor olabilir. Çok sessiz, kendini ifade etmeyen, konuşmayan, geride duran bir çocukta karşılanmamış bir ihtiyaçtan kendini kapatmış olabilir. Bu noktada ebeveynler “Çok öfkeli, ne yapacağımı bilemiyorum.” çaresizliği hissedebilirler. Bu duygudaki ebeveyn kendi duygularını düzenleyemeyip çocuğun ihtiyacını göremiyor olabilir. Aslında bu  duyguların altında yatan ihtiyacı görmek, çocuğun anlaşılmış hissetmesine ve ihtiyacı giderilmesine yardımcı olacaktır. Başvuracağınız oyun terapisi yöntemiyle, çocuk ihtiyaçlarını oyunla dile getirecek, tamamlanmamış ihtiyaçlarını oyun odasında tekrar deneyimleyerek karşılayacaktır. Çocuklar iyileşmek ister, iyileşmeyi bilirler. Kendi problemlerini tekrar deneyimleme kapasiteleri vardır. Terapist de çocuğun birey oluşuna saygı duyarak orada bulunur. Umut Terapi’de oyun odasını çocuğun kendi problemlerini ifade etmesine yardımcı olacak şekilde hazırlar, uygun oyuncaklar sunar.

Terapist çocuğun oyunlarına-çocuk izin verdikçe-katılır. Onu ve oyunu sınırlandırmadan eşlik eder. Çocuk, oyun terapisinin de yardımıyla zorlantısı olan konuları tekrar deneyimler. Oyun
seansları ilerledikçe ihtiyaçlarını gidermeye, rahatlamaya ve iyileşmeye doğru yol alır.

Psikolog Gizem Özyürek

Uzm. Klinik Psikolog Eyüp AKIN

Uzm. Klinik PSİKOLOG/ Psikoterapist Eyüp AKIN

1986 yılında Düzce’de doğan Eyüp AKIN, İlk ve orta öğrenimimi Düzce’ de tamamladıktan sonra Sakarya Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık bölümünü 2009 yılında,  Esenyurt üniversitesinde Klinik Psikoloji Master’ini de 2016 yılında başarı ile tamamlamıştır. Çeşitli eğitim kurumlarında, danışmanlık merkezlerinde, şirketlerde psikolojik danışmanlık hizmeti vermiş ve  seminer çalışmalarını sürdürmüştür.

İstanbul Kültür Üniversitesinde Öğretim Görevlisi olarak ders vermiştir.

Şimdi Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesinde Öğretim Görevlisi olarak ders vermiştir.

Alanda aldığı psikoterapi eğitimleri ile kendisini geliştiren Eyüp AKIN ;  Kişilik Bozuklukları ( Narsisistik Kişilik Bozukluğu, Borderline Kişilik Bozukluğu, Şizoid Kişilik Bozukluğu, Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu), Kaygı Bozuklukları ( Panik Atak, Obsesif Kompulsif Bozukluklar, Sosyal Fobi, Basit Fobiler, Sınav Kaygısı, Performans Kaygısı ), İlişki Problemleri ( İletişim Problemleri, öfke ve çatışmanın kontrolünün sağlanamaması, destekleyici ve kapsayıcı ilişkinin kurulamaması, gibi alanlarda problem yaşayan ergen ve yetişkinlerle psikoterapi çalışmalarını yürütmektedir.

Cinsel terapi alanında; Cinsel işlev bozuklukları, (Erkek cinsel işlev bozuklukları, Kadın cinsel işlev bozuklukları), Erkeklerde Cinsel isteksizlik, Erken boşalma, Sertleşme Problemi, Kadınlarda Cinsel isteksizlik, Vajinusmus çalışmalarını yürütmektedir.

Eyüp AKIN, mesleki tecrübesi ile almış olduğu eğitimleri birleştirerek oluşturmuş olduğu “Psikanalitik Yönelimli Bütüncül Psikoterapi” anlayışı ile psikoterapi çalışmalarını sürdürmektedir. Bütüncül Psikoterapi: içerisinde bir çok kuramı barındıran, işe yararlılık perspektifinde entegre etmiş olduğu teorik bilginin ışığında danışanların gerçekliğini anlamaya çalışan ve her danışanın ihtiyacına göre süreci yeniden şekillendiren dinamik bir psikoterapi armonisidir.

Aldığı hipnoz eğitimlerini terapilerinde,  Cinsel işlev bozukluklarında, Travma ve Fobilerin tedavisinde, Kaygılarda, Sigara ve Alkol bağımlılığında, Kilo vermekte, Panik atakta, Sınav ve ders çalışmaya odaklanmakta ve genel terapiyi desteklemekte kullanmaktadır.

EMDR tekniğiyle de travma, fobi gibi yoğun duygu yükü bulunan durumlara yönelik çalışmalar yapmaktadır.

Çocuk ve gençlere yönelik uyguladığı zeka testleri öğrenme ve başarılarına farklı bir boyut katmaktadır.

PDR 3.0 dergisine düzenli olarak süpervizyon yazıları yazmaktadır.

Aldığı eğitimler

Bütüncül Psikoterapi ( 3 yıl)

Masterson eğitimi

Hipnoz Eğitimi

Hızlı İndiksiyon Eğitimi

Kısa süreli Çözüm odaklı terapi eğitimi

Psikodrama Eğitimi

EMDR eğitimi

Cinsel Terapi Eğitimi

HYT (Hipnotik (imgesel) Yeniden İşleme Terapisi

Aile Danışmanlığı Eğitimi

Tavsiye Ediyorum Sayfası için tıklayın.      logo_main

 

Uzmanın yazıları

RUHUMUN DOĞUŞU VE BENLİĞİM

BAĞLAN(AMA)MA

BEN (İM) Mİ ÇOCUĞUM

TUVALET EĞİTİMİNDE EBEVEYN YAKLAŞIMLARININ KİŞİLİĞİMİZE ETKİSİ

GENETİK, ÇEVRE, KADER VE AÇISINDAN OTİZM’E BAKIŞ

KENDİNİ TEKRARLAYAN HAYATLAR

TRAVMANIN İZLERİ VE İNSAN ÜZERİNDE KALICI ETKİLERİ

Bilinç Dışına Açılan Gizemli Kapı: Hipnoz

Sınav, Kaygıdan Sonra Başlar

Panik Atak Nasıl Tedavi Edilir?

Panik Atak Nedir?

İÇİMİZDEKİ REKABET DUYGUSUNUN TRAFİKTE YANSIMALARI

Uzm. Klinik Psikolog İshak BÜYÜKYILDIRIM

Klinik Psk/Psikoterapist İshak BÜYÜKYILDIRIM, Hekimhan’da doğmuştur. İlköğretim ve lise eğitimini Malatya’da tamamlamış, 2010 yılında İnönü Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik danışmanlık bölümünden mezun olmuş ve aynı yıl çalışma hayatına başlamıştır. Ardından Necmettin Erbakan Üniversitesi’nde Eğitimde Psikolojik Hizmetler ve Esenyurt üniversitesinde Klinik Psikoloji olmak üzere iki alanda yüksek lisans yapmıştır. Hera Psikoloji ve Umut Terapi’nin kurucusudur. Sen Ben Biz Üçgeninde Çift Terapisi Sempozyumunun Düzenleme Kurulu Başkalığı Yapmıştır.(22-23 Haziran 2019) 1.Uluslararası Bütüncül Psikoterapi/3.Ulusal Bütüncül Psikoterapi Kongresinde Düzenleme Kurulunda yer almıştır.(20-22 Eylül 2019)

1) Aldığı Eğitimler

Bütüncül Psikoterapi, Psikoterapi Enstitüsü, Uz. Dr. Tahir Özakkaş (3 yıl)
Duygu Odaklı Bireysel Terapi, Psikoterapi Enstitüsü, Uz. Dr. Tahir Özakkaş

Duygu Odaklı Bireysel Terapi Süpervizyon, Psikoterapi Enstitüsü. Betül Sezgin
Cinsel Terapi Eğitimi, CİSED, Dr. Cem Keçe
Kısa Süreli Çözüm Odaklı Terapi, Nevin Dölek
Çocuk ve Ergenlerde Bilişsel Davranışçı Terapi, Nevin Dölek
Emdr Eğitimi, Emre Konuk
Moxo Uygulayıcı Eğitimi
Güdülenme Sistemleri ve Öznelerarasılık Atölyesi 17-19 Mayıs 2019 Dr. Joseph D. Lichtenberg

2) Katıldığı Kongre, Sempozyumlar
2.Ulusal Bütüncül Psikoterapi Kongresinde Duygu Odaklı Çift Terapisi:Empati adlı bildirisini sunmuştur.
İlerlemeyen Terapiler: Terapide Tıkanma Sempozyumu 16-17 Mart 2019 ”Terapideki Tıkanıklığı Aşma Yolları ”Panelinde konuşmacı olarak katılmıştır.
Psikoterapiden Kopma (Drop-Out) Sempozyumu” 20-21 Nisan 2019 ”Örüntülerin Direcinde Psikoterapiden Kopma ” ve ”Cinsel Terapide Drop-out Çıkmazı” Panellerinde konuşmacı olarak katılmıştır.
Oyun Bahçesinde Psikoterapi: Çocuk Psikolojisine Bütüncül Bakış Sempozyumu 20-21 Temmuz 2019 ”Çocuklarda Obsesif Kompulsif Bozukluğun Bilişsel Davranışçı Terapi İle Tedavisi” Panelinde konuşmacı olarak katılmıştır.
Ulusal Değerler Eğitimi Kongresinde, ”Siber Mağdur Olmanın İnsani Değerler ve Sosyodemografik Değişkenler Açısından İncelenmesi” Konulu Bildiri Sunmuştur.

1.Uluslararası Bütüncül Psikoterapi/3.Ulusal Bütüncül Psikoterapi Kongresine Katılmıştır.

3) Atölye/Seminer Çalışmalar

  1. Mahir İz İHL, Sınavla Dans Semineri,
  2. Velibaba Çok Programlı Anadolu Lisesi, Ergenlik Dönemi Davranış Problemleri,
  3.  Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi, Vaka Analizi-Duygu Odaklı Terapi Semineri,
  4. Önce İnsan Psikolojik Danışmanlık, Duygu Odaklı Bireysel Terapi Atölye Çalışması,
  5. Travma Atölyesi. Kartal Ram (9 Ekim 2019)
  6. Duygu Odaklı Terapi Atölyesi, Hera Psikoloji (28-29 Ekim 2019)
  7. Bütülcül Psikoterapi, Hera Psikoloji (20 Kasım 2019
  8. Duygu Odaklı Terapi Atölyesi. Kartal Ram (21 Kasım 2019)
  9. Olumlu Tutum ve Davranışlar, Namık Kemal İlkokulu (27 Kasım 2019)
  10. Duygu Odaklı Terapi Konferans, Esenler Ram (20 Aralık 2019
  11. Duygu Odaklı Terapi Atölyesi, Esenler Ram (20 Aralık 2019)
  12. Duygu Odaklı Çift Terapisi, Bakırköy İlişkisel Psikoloji Enstiitüsü (5 Ocak 2020)
  13. Aile İçi İletişim, Tuba Şehitler İmam Hatip Orta okulu,(8 Ocak 2020)

4)Yayınlar
”Siber Mağdur Olmanın İnsani Değerler ve Sosyodemografik Değişkenler Açısından İncelenmesi” makalesi Değerler Eğitimi Dergisinde yayınlanmıştır.
”The Relatıonshıp Between Secondary School Students Dysfunctıonal Attıtudes And Theır Human Values” isimli makalesi European Journal of Educational Studies dergisinde yayınlanmıştır.

5) Yorumlar

https://www.tavsiyeediyorum.com/psikolog_29408_ishak_buyukyildirim.htm

https://www.doktortakvimi.com/ishak-buyukyildirim/psikoloji-aile-terapisi-pedagoji/İstanbul

Kendini Tekrarlayan Hayatlar

İnsan vücudu kompleks bir yapıya sahiptir. Bu kompleks yapının içerisinde muhteşem bir düzen gizlidir. Bu düzen fizyolojik olarak da, zihinsel ve psikoloji olarak da kendi içinde güzel bir işleyişe sahiptir.

Fizyolojik olarak var olan düzen, doğuştan beri belli bir yapıda çalışan ve neredeyse bütün insanlarda benzer bir şekilde ilerleyen bir gelişim süreci izler. Dolaşım sistemi, sindirim sistemi, iskelet sistemi bütün insanlarda birbirine benzer yapıda oluşur ve gelişir. Kalıtım ve genetik nesilden nesile aktarılarak ilerler.

Zihinsel gelişimde durum biraz daha farklıdır: kişinin içinde bulunduğu ortama, yaşantılara, kendini geliştirmek adına vermiş olduğu mücadeleye, öğrenim aşamasında sahip olduğu donelere ve isteğe göre değişebilir. Tabi ki bunların yanında zihinsel gelişimi etkileyen fiziksel özellikler de önemlidir. Doğuştan gelen veya sonradan ortaya çıkan herhangi bir hasar zihinsel gelişimi etkileyebilmektedir. Biz bu hasarların haricinde kişinin kendi çabası veya içinde bulunduğu ortamın etkisine göre, zihinsel gelişimdeki farklılıkları değerlendirdiğimizde, birçok insanın zihinsel gelişimi farklılaşmaktadır.

Psikolojik gelişim, bazı yönlerden fiziksel bazı yönlerden de zihinsel gelişime benzemekle birlikte, özünde ikisinin de harmanlandığı muhteşem bir yapıdır. Burada psikolojik gelişimimizin, doğum öncesinden itibaren başlayan, içinde bulunduğumuz çevrenin ve yaşantıların etkisiyle, kalıtımsal olarak getirdiğimiz yapının harmanlanmasıyla ortaya çıkan ve bütün hayatımız boyunca kullanacak olduğumuz bir kişilik örüntüsünün oluşması vardır. Bu örüntü, hayatımızın her anında bizi yöneten, yönlendiren, ilişkilerimizi belirleyen ve bunu bize yaşatan bir yapıyı oluşturur. Bu yapı, öyle sağlam bir yapı haline gelir ki, evimize koltuğa otururken de araç kullanırken de, bir arkadaşımızla/eşimizle sohbet ederken de veya iş hayatımızda herhangi bir işte çalışırken de aynı yapının çalıştığını görürüz. Böyle de olmak zorundadır. Aksi takdirde yapacak olduğumuz her eylem ve her iş için yeni bir yol öğrenmek gerekecektir. Bu da mümkün olmayacağı için aslında psikolojik gelişimimiz bizim hayatımızı kolaylaştırmak adına oluşturduğu bir ilişki şeklini hayatımızın birçok yerinde yaşamamıza sebep olur. Eğer bu yol sağlıklı, doğru ve iyi geliyorsa hayat boyu, bu iyi yolda iyi şeyler yaşarken, hatalı, olumsuz kusurlu bir yol ise hayat boyu farkında olmadan aynı hataları tekrar tekrar yaşamamıza sebep olur. Böyle bir durumda, bir uzmandan Psikolojik yardım alarak, kendimizi değerlendirmemiz ve farkında olmadığımız ama bize zarar veren bu hatalı yolların değiştirilmesi için çabalamamız gerekir.

Fiziksel yapıda, kişi: herhangi bir konuda rahatsızlık yaşadığında bunun belirtilerini çok net görebilmektedir. Örneğin; başı ağrıdığında, ayağı acıdığında, midesi bulandığında bu belirtileri çok net görüp, bunların etkisini hissedip, yaşamaktadır. Aynı şekilde zihinsel gelişimde veya zihinsel işlevsellikte de bir sıkıntı olduğunda bunu çok net bir şekilde görüp, fark edebilmektedir. Unutkanlık başladığında veya bazı konuları düşünürken, çalışırken zihninin eskisi gibi çalışmadığını hissedebilmektedir. Bunların yanında psikolojik rahatsızlıklar veya psikolojik gelişimler çok daha farklıdır. İnsanlar, kendi iç dünyalarına bakıp, içinde bulundukları psikolojik durumlarını değerlendirmekte, analiz etmekte, fiziksel ve zihinsel gelişimdeki kadar kolay fark edip hareket edememektedirler. Bunun sebebi de içinde bulunmuş oldukları psikolojik yapının, yaşamış oldukları problemleri gizleyen bir şekle bürünmesinden kaynaklanmasıdır.

Hayatımızda anlam veremediğimiz ve sürekli tekrar eden, bize zarar veren kişilik örüntüleri, alışkanlıklar bizi esir almasın. Daha kaliteli bir hayat için Pendik, Kurtköy’de bulunan uzman psikolog kadrosuna sahip UMUTTERAPİ merkezimizden destek alabilirsiniz.

Eyüp AKIN

Uzm. Klinik Psikolog

Deneyimsel Oyun Terapisi

“Oyun çocuğun dili, oyuncaklar ise onların kelimeleridir”
Garry Landreth

Çocuklar duygularını yetişkinler gibi kelimeleri kullanarak ifade edemezler. Bunun için kullandıkları araç oyundur. Terapist de çocuğun ihtiyaçlarını anlamak, anlamlandırmak için oyunu bir araç olarak kullanır. Çocuğun doğru oyuncakların yer aldığı bir odada, koşulsuz bir kabul ve şefkatle oyun oynaması sağlanırsa, aralarında kurulan güven ilişkisiyle çocuk iç dünyasını oyun odasına taşır. DR. Byron Norton ve Carol Norton tarafından geliştirilen bu model, çocuğun sağlık arayışına güçlü bir inancı olan bir oyun terapisi modelidir.

Deneyimsel oyun terapisi yönlendirilmemiştir, oyunun nasıl ilerleyeceğine çocuk karar verir. İyileşmeye giden yolculukta çocuğun ihtiyaçlarını en iyi bilen yine çocuğun kendisidir. Hümanistik yaklaşımı benimseyen Carl Rogers danışanın kendini iyileştirebilme gücünün yine danışanın kendisinde olduğunu söylemiştir.

Metaforik oyun terapisi olarak geçen deneyimsel oyun terapisi için terapistin iyi bir metafor okuyucu olması gerekir. Metafor; bir durumu, sorunu, olayı başka bir şekilde ifade etmek için kullanılır. Çocuklar da oyunlarıyla metaforu kullanırlar. Seçtikleri oyuncakların; şekilleri, renkleri, boyutları tesadüf değildir. Seçtikleri oyuncaklarla ettikleri temas, kurdukları ilişki ve oyun ile bize metaforik olarak bir şey anlatırlar. Deneyimsel oyun terapisi esnasında aslında çocuk odada oyun oynamaz, tıpkı yetişkin psikoterapisi’ndeki gibi terapistine bir şeyler anlatırlar.

Çocuk oyun odasında bize anlatmak istediklerini anlatırken, ortamda kaybettikleri gücü yeniden kazanmaları için oyun ve oyuncakları kullanarak bunu tekrar deneyimlerler. Terapist de burada çocuğun ona verdiği rolü canlandırarak o anı deneyimlemesi sağlar, deneyimlerken çocuğun istediği gibi gelişmesine izin verir. Örneğin çocuk bir silah alıp terapisti vurursa, terapist ölür. Çocuk onu uyandırmadığı sürece terapist uyanmaz. Oyun çocuğun oyunudur, senaryoyu çocuk yazar, terapist oyuncu olur.

Deneyimsel oyun terapisi çocuk henüz odaya girmeden başlamış olur. Çocuk terapiye nasıl geldi, anne-babadan ayrılıp odaya nasıl girdi, oyuncaklarla nasıl temas etti… Bu şekilde beş terapötik aşamadan oluşan deneyimsel oyun terapisinin keşif aşaması başlamış olur. Keşif aşaması ilk birkaç seansı kapsar. Çocuk odayı, oyuncakları keşfeder. Bu aşamada çocuk temkinlidir, henüz terapiye ve terapiste güvenmemiştir. Daha sonra çocuk güveni test etmeye başlar. Bu aşamada terapiste kendini açmak için güvenebileceğini test eder.

Üçüncü aşama bağlılıkta, terapist çocuğun ihtiyaçlarını görüp, onu koşulsuz kabul ettiğinde aralarında terapötik bağ kurulur. Çocuk bu aşamada fantezi oyununa geçer. Travmasını oyunla tekrar deneyimleyerek terapiste anlatır.

Terapötik büyüme aşamasında olayı istediği gibi deneyimleyen çocuk kendi kimliğini yeniden kazanır. Sonlandırma aşamasında arkadaşlarıyla oynamaya artık hazırdır.
Terapi sürecinde çocuk ve terapist çalışıyor gibi gözükse de üçüncü bir kol da ebeveynlerdir. Byron Norton’a göre ebeveyn sadece anne ya da baba değil, anne-baba arasındaki ilişkidir. Terapinin her aşamasında aile-çocuk-terapist birlikte çalışır.

Psikolog Gizem ÖZYÜREK
https://www.instagram.com/pskgizemozyurek/

Travmanın İzleri ve İnsan Üzerindeki Kalıcı Etkileri

İnsan doğum öncesinden itibaren sürekli bir etkileşim halindedir. Anne karnında başlayan hayat serüveni, bebeklik dönemindeki ilk etkileşimler, ardından çocukluk dönemindeki çevre etkisi, ergenlik ve yetişkinlik derken hayat boyu devam eder. Bu etkileşimler her zaman sağlıklı olmayabilir. Bazıları bizim kaldırabileceğimiz optimum seviyenin üzerine çıktığında, o artık bize zarar veren bizi olumsuz etkileyen bir travmaya dönüşmüş olabilir. Bu yüzmeyi öğrenmek gibidir. Bazıları yüzmeyi öğrenirken, bir başkası tarafından suya attığında, suda mücadele ederek öğrenebildiği görülürken, bazıları da suya atıldığında o suyla mücadele edemeyerek sudan korkmaya başlayabilir. Bunlar, hazır bulunuşluğumuz, donanımlarımız, içinde bulunduğumuz duygusal durumların etkisine göre değişir.

Canlı üzerinde beden ve ruh açısından önemli ve etkili yaralanma belirtileri bırakan yaşantı olarak tanımlanan travma genel bir kavramdır. Travmatik olay kişiden kişiye değişiklik gösterebilir. Gündelik hayatta yaşanan bir durum, bazı kişiler için çok ağır, atlatılması zor bir travmaya dönüşebilirken bazı kişiler için hayatında hiçbir etkisi olmayan, çok basit bir durum olarak da değerlendirilebilir. Örneğin; kişinin sevmiş olduğu bir hayvanı kaybetmesi o kişinin kurmuş olduğu bağ ile ilgili olduğu için onun hayatında çok ağır bir etkiye, bir yas sürecine sebep olabilirken, sürekli hayvanların arasında büyüyen bir kişinin bir hayvanını kaybetmesi , onun dünyasında hayatın bir parçası olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla travma kişilere, durumlara göre değişiklik gösterebilmektedir.

Yaşanılan olayın bizi etkileme derecesinde önemli olan faktörlerden bir tanesi de ebeveynlerimizle kurduğumuz ilişkiler, ebeveynlerimiz tarafından duygularımızın nasıl öğretildiği ve hayatta karşımıza çıkan durumlarla baş etme şeklimize göre değişiklik gösterecektir. Dolayısıyla travmaların oluşmasında bazen kişinin birçok şeyden habersiz olduğu, hatta tanımlayamadığı durumların içinde olduğu bebeklik dönemi de oldukça önemlidir. Travmalarda asıl önemli olan yaşanılan duruma yüklenen anlamın yanında, yaşanılan durumun içerisinde var olan duyguların etkisidir.

Travmatik bir olayın gerçekleşmesi, tıpkı sıcak bir ütünün bedenimize temas etmesi gibidir. Çok kısa bir anda, çok şiddetli bir şekilde, hem bedenimizde, hem de ruhumuzda kalıcı bir iz bırakır. Bedenimizde bir yanık, ruhumuzda korku, tedirginlik, endişe gibi duygularla baş etmekte zorlanan zihnimizde, hayatımızın geri kalan kısmında benzer duygu durum yaşamama, benzer bir travma ortamından korunmak adına tedbir alma süreci başlayacaktır. Bu da bir taraftan bizi korurken diğer taraftan hayatımızda gerçekten travmatik olmayan durumlarda da tıpkı travma yaşarmışçasına tepki vermemize sebep olacaktır.

Yaşanılan bir olumsuz olayın bizim üzerimizdeki etkileri travmatik bir noktaya ulaştığında hayatımızın geri kalan kısmında o olay içerisindeki var olan uyarıcıların tamamında zihnimiz istemsiz bir şekilde bizi korumak adına tedbir almaya çalışacaktır. O ortamdaki ses, renk, koku, bir bakış, bir mimik, bir eşya, bir davranış, bir söz gibi veya yaşanılan bir duygu ortaya çıktığında sanki aynı travmatik olay yaşanırmışçasına zihnimiz bizi korumaya çalışmaya devam edecektir. Bu da bazen gereksiz yere ortaya çıkan bir korumaya sebep olacağı için gündelik hayatımızdaki işlevselliğimizi bozabilir. Bunun yanında bu koruma şekli aslında birçok zaman bize zarar verebilmektedir. Örneğin; çocukluk döneminde tacize uğramış olan bir çocuğun yetişkinlik döneminde obsesyonlarının gelişmesi buna bir örnek gösterilebilir. Bu obsesyonlar da hayat kalitesini düşürecek, işlevselliğimizi olumsuz etkileyecektir.

İlk okula giderken sınıfta, arkadaşlarımızın önünde öğretmenimizin bize göstermiş olduğu olumsuz bir tepkiden sonra yaşadığımız o kötü duygunun etkisini belki de yetişkinlik hayatımızda sosyal fobi olarak yaşamaya devam etmemiz gibi, bebeklik döneminde bağ kurduğumuz, önemli ötekiler dediğimiz ebeveynlerimizin kendilerince bizleri geliştirmek için uygulamış olduğu bir yöntem, bizim kaldırabileceğimizden daha ağır bir durumu oluşturur ise hayatımız boyunca yenilikler veya benzer durumlardan kaçınmak zorunda hissederiz.

Hayatımızda yaşadığımız birçok olumsuz travmatik durumun farkında bile olmadan hayatımızı yaşamaya devam ettiğimiz anlar vardır. Bu anlar bazen bilinçdışımızın bastırmasıyla, bazen de farklı alanlara kanalize olarak o duygu durumundan uzaklaşmasıyla hayatımızda odak noktası olmaktan çıkabilir. Dolayısıyla travma farkında olduğumuz veya olmadığımız ama bir şekilde bilinçdışımızın her daim takip edip yaşadığı bir süreç haline dönmektedir. Birçok insan için travmatik durumun yeniden hatırlanması, yaşanması veya tedavi için bir sürece başlamakta zorlanır. Ancak gelişen Psikoloji bu travmatik yaşantıların tedavisinde daha kolay ve yenilikçi yöntemler ortaya çıkarmıştır. Bazen çok zor gibi görünen bir olumsuz yaşantı kısa süre içerisinde çözümlenebilir. Kurtköy de Umutterapi merkezimizde bulunan uzman psikolog kadromuzdan destek alarak hayatınızı kolaylaştırabilirsiniz.

Uzman Klinik Psikolog Eyüp AKIN

Koronavirüs, Stres, Panik Atak ve Öğrenme (Süreci Lehimize Çevirebilir Miyiz?)

Hepinizin bildiği gibi tüm dünya ve ülkemiz son aylarda son derece stresli bir dönemden geçiyor. Çin’de ortaya çıkan bu virüs tüm dünyayı etkisi altına almış durumda. Ülkemiz de bu salgından nasibini aldı. Bu süreçte, ülkemizdeki bir kesim evlerinde kendilerini karantinaya almış durumdayken, diğer bir kesim ise işe gitmek zorunda ! Bu süreç, bahar aylarında evlerine kapananlar için de işe gidip çalışmak zorunda olanlar için de yeterince stresli ve yorucu.

Birçok insanın bu dönemde temizlik obsesyonları arttı, panik atakları ortaya çıkmaya başladı. Peki ama bizler bu süreçte yeni şeyler öğrenip stresten arınamaz mıyız ? Süreci lehimize çeviremez miyiz ? Cevap: elbette öğrenebiliriz ! Öncelikle sosyal mesafeye dikkat etmek, yapabiliyorsak evlerimizde karantinaya çekilmek ve temizliğimize dikkat etmek çok önemli. Bu önlemleri aldıktan sonra herkese sıkıntı veren bu süreç hepimiz için bir fırsata dönüşebilir ! Bunun nasıl olduğunu anlatmadan önce stresin beynimizi ve hayatımızı nasıl etkilediğini öğrenmek sanırım faydalı olacaktır.

Hafif ve orta dereceli stres yeni öğrenmeleri destekleyen nöral büyüme hormonlarını harekete geçirir. Yani, kaygımız kontrol edebileceğimiz düzeydeyse beynimiz yeni bilgiye son derece açık bir vaziyettedir. Peki kaygımız yükselirse beynimizde ve vücudumuzda neler olur ? Bu sorunun cevabını anlamak için gelin biraz bilgilenelim.
Beynimiz, tüm düşüncelerin, duyguların ve beden tepkilerinin denetlendiği temel organımızdır. İnsanlar hayatta kalabilmek için dışarıdan gelen uyaranların tehlikeli olup olmadığını denetleme mekanizmasıyla doğarlar. Bunu da 5 duyu ile sağlarız. 5 duyu ile alınan bilgiler beynimize gider, beynimiz bu bilgileri işler ve tehlikeli olup olmadıklarını değerlendirir. Eğer dışarıda bir tehlike varsa yada beynimiz bu şekilde bir değerlendirme yapmışsa otonom sinir sistemimizin sempatik tarafı devreye girer. Sempatik sinir sisteminin devreye girmesiyle hayatta kalabilmek için adrenalin salınımı gerçekleşir. Adrenalin, hayatta kalabilmemiz için gerekli olan “Ya Kaç, Ya Savaş !” hormonudur (katekolamin). İnsan beyni bir tehlike hissettiğinde hayatta kalabilmek için Ya savaşır, Ya kaçar, Ya da donakalır !

Eve kapandığımız bu günlerde birçok insan sürekli olarak haberleri dinlemekte, sosyal medya gruplarında yapılan karamsar paylaşımlara maruz kalmakta ve gittikçe umutsuzlaşmakta… İşte bu durumun yaşattığı stres ve gerginlik bir de geçmişteki travmatik yaşantıların stresiyle birleştiğinde panik atak vakalarında ciddi bir artışın olması kaçınılmazdır.

Kaygı ve korkuyu yönetme kapasitesinde aksaklıklar olan birçok insan bu dönemde bilinçli yada bilinçdışı olarak korku senaryoları üretiyor. Kendisinin, ailesinin ve sevdiklerinin hastalığı nasıl kapacağını, hastalığın onları nasıl öldüreceğini düşünüyor. Olası bir ölüm de tabi ki ayrılığı getireceğinden, bu kişilerin beyinleri, insanoğlunun en sancılı travmalarından biri olan ayrılık karşısında ciddi bir tehlike sinyali çalıyor. Sempatik sistem devreye giriyor ve beyin adrenalin salınımı yapıyor. Kişide anlık gelişen ataklar tam bu anlarda gerçekleşiyor. Nefes alış-veriş dengesinin değişmesi, kalbin hızla çarpması, boğulma hissi, vücutta uyuşma ve karıncalanmalar… Hatta koronavirüs semptomlarının da bu dönemde görülmesi son derece olası. Tüm bunlar gerçekleşirken, beynimizdeki amigdala ( korku merkezi) daha fazla uyarılıyor ve kişi ölümden ve ölümün getireceği ayrılıktan daha da fazla korkmaya başlıyor. Birçok kişi, bu kısır döngü içerisinde, hayatlarını inanılmaz aksatan bir stresle yaşamaya çalışıyor.

Peki ama bu atakları kontrol etmek ve beynimizi yeni öğrenmelere açık hale getirmek mümkün değil mi? Elbette bu mümkün. Kaygının, bilinçdışındaki korkuları bulmaya yarayan bir pusula olduğunu zihnimizde tutup korkularımızı aramaya başladığımızda bu süreci kontrol altına alabiliriz. Şu soruları kendimize sormalıyız ?

1. Şu anda bu kadar korkmama ve kaygılanmama sebep olan ne var ?
2. Bu kaygılarım ne kadar gerçekçi ?
3. Bu kaygılarımın geçmiş yaşantılarımla ne gibi bağlantıları var ?
4. Geçmişte buna benzer kaygılarım olmuş muydu ?

Bu gibi sorulara verilen cevaplar kaygılarımızın gerçek anlamlarını keşfetmemize, geçmişle bağlantılarını kurmamıza ve zihnimizin rahatlamasına aracılık edecektir. Bununla birlikte vücudumuzu rahatlatacak nefes egzersizleri ve spor zaman içerisinde daha rahat hissetmemize aracılık edecektir.

Unutmayın; hafif ve orta dereceli, kontrol altında tuttuğumuz kaygı, beynimizi yeni öğrenmelere çok daha açık hale getirecektir. Bu süreci de hep beraber sağlıkla atlatacağız. Karantina günlerinde bol bol kitap okumak, faydalı yapımları izlemek bizlere yeni pencereler açacaktır. Kendi içine bakma cesareti olanlar ise bu süreçte kendini daha iyi tanıma ayrıcalığına kavuşacaktır.

Öyle ya da böyle, evde geçirmemiz gereken bir süreç içerisindeyiz. Bu süreci ya ağlayıp, sızlanıp sıkılarak geçireceğiz ya da karantina günlerinden sonra hayata bambaşka bakabilecek bir zihni donatmanın bilinci ve keyfiyle geçireceğiz. Sözlerimi Dalai Lama’nın çok güzel bir sözüyle bitirmek istiyorum:
“ Eğer bir sorunun çözümü yoksa o şey hakkında kaygılanmak vakit kaybıdır. Tam tersine, eğer bir sorunun çözümü varsa o şey hakkında kaygılanmak yine vakit kaybıdır.”

Olumlu düşünebilen sağlıklı bir zihinle kalmanız dileğiyle… Sağlıcakla kalın…

Klinik Psikolog Mehmet KAYA

Anne – Baba Tutumları ve Çocuğun Kişilik Gelişimine Etkileri

Anne ve baba tutumlarını, ebeveynlerin çocuklarına karşı yönelttiği davranış şekillerinin bütünü olarak ifade edebiliriz. Bu tutum, davranışların; anne, baba, çocuk arasındaki ilişkinin yönünü ve çocuğun kendine özgü olan kişilik gelişiminin oluşumunu etkileyen önemli bir etkendir.

Çocuklar, dünyaya geldikleri andan itibaren ebeveynlerin kendilerine karşı olan davranışlarını duyguları aracılığıyla deneyimlemeye başlar. Bu süreçte çocuğun duygusal gereksinimlerinin karşılanması adına anne – baba tutumları tam da bu noktada çok önemlidir.

Çocukların gerek yaşıtlarıyla gerekse aile içindeki bireylerle iyi ilişkiler kurabilmeleri için fırsatların sağlanması ve bunların geliştirilmesi de anne babanın görevidir. Anne ve baba tutumları, çocuğun ileride hayatına yön verir.

Anne – Baba Tutumları

Yaşadığı tüm davranış ve ilişki deneyimleri, dolayısıyla oldukça önemlidir. Tüm bu anne – baba tutumlarının, çocuğun kişilik gelişimine etkileri düşünüldüğünde anne – baba tutumları aşağıdaki şekilde gruplanır:

Aşırı Hoşgörülü Anne – Baba Tutumu

·Kesin kurallar belirtilmez ve çocuğun davranışlarına karşı sınırlama getirilmez.
·Yanlış davranışlar karşısında tepki verilmez ya da bu davranışlar onaylanır.
·Çocuğa sınırsız hak ve özgürlükler verilir.
·Çocuğun her istek ve arzularını yerine getirmek için çaba harcanır.
·Aile, çocuğu merkeze alır. Çocuk, anne – babayı yönetir.

Bu anne baba tutumu ile yetişen çocuk:
·İstek ve arzularının hemen yerine getirilmesini bekler ve istedikleri hemen yapıldığından dolayı
duygu, istek ve dürtülerini denetlemekte ve beklemekte zorluk yaşayabilir.
·İstedikleri olmadığında aşırı öfke duygusu oluşabilir.
·Toplumsal kurallar veya sınırları uygulamakta zorluk yaşayabilir.
·Kendi akran grupları veya sosyal ortamlarda uyum sağlamakta güçlük çekebilir.

 

Kabul Edici, Güven Verici, Demokratik Anne-Baba Tutumu

·Bu tutumu sergileyen ebeveynlerde aile içinde güven ve hoşgörü vardır.
·Çocuğun duygu ve düşüncelerin ifade edebilmesi için çocuğa fırsat tanınır.
·Aile içinde belli kurallar ve çerçeveler dâhilinde çocuğa yeteri kadar sorumluluk verilir ve
sorumluluk duygusu kazandırılır.
·Çocuk kendini aile içerisinde değerli ve kabul edilmiş bir birey olarak hisseder ve kendisini ailenin
bir parçası olarak görebilir.
·Aile içerisinde yeteri kadar sevgi ve ilgi vardır.
·Çocuğun istek ve ihtiyaçları bilinir ve karşılanır.
·Çocuğa kendi kararlarını kendisinin verebilmesi ve duygularını ifade edebilmesi için imkan verilir.

Bu anne – baba tutumu ile yetişen çocuk:
·Yetişkinlik hayatlarında kendine güvenen, sorumluluk sahibi, kendi kendini yönetebilen
sağlıklı bir kişilik geliştirir.
Sosyal ortamlarda dışadönük ilişkiler kurabilen bir yapıya sahip olur.
İş yaşantısında girişimci olabilir, öz disipline sahip kurallara uyabilen aktif ve lider
özelliklerine sahip olabilir.
Sınırlarını bilen, başka insanların fikirlerine saygı duyan ve kendi fikirlerini rahatlıkla
söyleyebilen bir birey olabilir.
Çevresindeki insanlara karşı güven duygusu aşılar.
Kendi hakları ve başkalarının hakkına saygı duymasını bilir.

 

Aşırı Otoriter ve Reddedici Anne – Baba Tutumu

·Çocuğun tüm ihtiyaçlarının çocuğun kendisi tarafından karşılanması beklenir.
·Baskı ve otoriterlik vardır.
·Çocuğun istek ve arzuları yerine getirilmez, ailenin koyduğu kurallara uyulması beklenir.
·Sadece ailenin istekleri karşılanır.
·Çocuğun duygu ve düşünceleri yok sayılır, gerektiği yerde aile cezalandırıcı bir tavır sergileyebilir.
·Çocuğun olumlu davranışlarından ziyade olumsuz davranışları konuşulur ve bu davranışlar sürekli
eleştirilir.

Bu anne – baba tutumu ile yetişen çocuk:
·Aşırı otoriter tutum, çocukta ürkek ve korkak bir yapı geliştirmektedir.
·Diğer insanlarla iletişim kurmakta zorluk yaşayabilir.
·Özgüven problemi ya da veya içe kapanıklık yaşayabilir.
·Saldırgan bir yapı geliştirip kurallara uymayan ve suça kolaylıkla karışan kişiler olabilir.
·Kişinin kendi benlik saygısı düşüktür.
·Kendi duygu ve düşüncelerini ifade etmekten çekinir, pasif ve geri planda kalmayı tercih eder.

 

Mükemmelliyetçi Anne – Baba Tutumu

·Anne ve babaların beklentileri çok yüksektir ve bu beklentilerinin karşılanması beklenir.
·Çocuğun her alanda başarılı olması istenir, tamamen başarı odaklı bir tutum sergilenir.
·Çocuğun potansiyelinin üzerinde başarı beklenir ve hata yapması kabullenilmez.
·Mükemmel olduğu zaman çocuk daha çok sevilir ve çocuğa daha fazla ilgi gösterilir.

Bu anne – baba tutumu ile yetişen çocuk:
·Beklentiler karşılanmadığı zaman yetersizlik duygusu ortaya çıkar.
·Kendini değersiz ve başarısız hisseder, kolay pes eden bir yapıya sahip olur.
·Başarısızlık karşısında hayal kırıklığı yaşayabilir.
·Kolay kolay bir işe başlayamayabilir, tedirgin olur.
·Kendi içinde sürekli çatışma halindedir ve olumsuz duygular geliştirebilir

 

Tutarsız Anne – Baba Tutumu

·Anne ve baba belirli bir sınır çizmez, çocuğa nerede ve ne zaman durması gerektiğini söylemez.
·Ebeveynler, bazen aşırı biçimde izin verici davranabilir bazen de aşırı katı bir tutum sergileyebilirler.
·Kurallar belli değildir. Anne ve babanın günlük durumuna göre değişkenlik kazanır.
·Çocuk aynı yaptığı davranış karşısında bir gün olumlu tepki alırken, başka bir gün de olumsuz bir
tepki ile karşı karşıya kalabilir.
·Aynı durum karşısında bazen ödüllendirilir bazen de cezalandırılır.

Bu anne – baba tutumu ile yetişen çocuk:
·Tek başına karar vermekte zorlanabilir.
·Sosyal ilişkilerinde güven problemi yaşayabilir.
·Zamanla çevresindeki insanlara güvenmeyen, her şeyden şüphelenen, kararsız bir yapı geliştirebilir.

Uzm. Klinik Psikolog Meryem Yıldırım

Bilinç Dışına Açılan Gizemli Kapı: Hipnoz

Benliğimiz, bilincimizin ve bilindışımızın bir etkileşim içinde çalışmasıyla hareket eder. Bu etkileşimde farkında olduğumuz kısım, bilinçli olduğumuz kısım iken, farkında olmadığımız ancak asıl önemli ve etkin olan kısım, bilinçdışımızdır. Bu çalışma düzeninde bilincin sürekli olarak aktif olması ve hayatın kontrollü yaşanması biyolojik olarak mümkün değildir.

Yaklaşık doksan dakikada bir kısa süreli de olsa bilincin kontrolünden çıkar. Zaman zaman dalıp gittiğimiz anlar, donup ne yaptığımızı ve ne yapacağımızı unuttuğumuz anlar buna örnek gösterilebilir. Bu durum küçük bir trans halidir. Bu trans halinde de vücudun temel sistemleri çalışmaya devam eder.

Hipnoz ise kişinin kontrolü dışında yaşadığı trans halinin bir uzman tarafından kontrollü ve uzun bir şekilde yaşatılmasıdır. Hipnozda bilincinin denetiminin azaltılıp, bilinçdışına daha kolay ulaşıldığı için, savunma düzenekleri devre dışı kalır ve kişinin daha doğal hali ortaya çıkar. Bu durumda bireylerin gerçek hayatta yapmakta zorlandığı ve kaçındığı davranışları (fobiler, travmalar, cinsel problemler vb.) trans altında daha kolay bir şekilde yönetip üstesinden gelmesine yardımcı olur.

Hipnozda, hipnozu yapan kişinin yetkinliği, hipnozun nasıl yapıldığından daha önemlidir. Hipnoz esnasında ortaya çıkan bilgileri yorumlamak ve işlemlemek tedavi sürecinin en önemli parçasıdır. Dolayısıyla hipnozu yapan kişinin terapi alanında da uzman olması oldukça önem arzetmektedir. Gelen metaforları doğru bir şekilde yorumlamalı, ortaya çıkacak olan duygu ve anıları iyi kontrol edip yardım edebilmelidir.

Hipnozun pek çok problem daha kolay aşılabilmesine yardım eder. Birçok anlamda bireyin normal şartlarda yapmak isteyip yapamadığı davranışlar, hipnoz altında daha kolay yaptırılabilir.
Örneğin süt ile travması olan bir kişi hiçbir şekilde süt ve süt ürünlerine dokunamıyor, tüketemiyorken, bu durum; hipnoz altında travma çalışılarak ardından maruz bırakma
ve desteklemeyle birlikte belki de tek hipnoz seansında aşılabilir. Dolayısıyla normal terapi sürecinde daha uzun ve zahmetli olan bazı problemler hipnoz ile daha kolay aşılabilmektedir.

Hipnoz için birçok yöntem vardır. Bu yöntemler genel olarak üç başlıkta toplanabilir:

Klasik Hipnoz
Telkinler yavaş yavaş olur ve zaman alır. Terapist açısından yorucu olmakla birlikte daha emin adımlarla ilerlenir. Zihnin odaklanması ve metaforlar üzerinden ilerlenir. Bu yöntemle hipnoz yaptıran kişilerin %10 derin % 70 normal transa girer.

İşbirlikçi Hipnoz
Ne çok hızlıdır ne de klasik hipnoz kadar yavaştır. Terapötik ittifakın önemli olduğu bu yöntemde çalışmayı yapan danışanın kendisidir. Terapist iyi bir bilgi ve dikkatle danışanı yönlendirip uygun yerlerde gerekli müdahaleleri yaparak hipnotize eder.

Ericsonyan Hipnoz
Hem direk hemde indirek telkin ve metaforlarla çok hızlı yapılan bir hipnoz çeşididir. Hipnoza yatkın olan kişilerin çok kısa sürede farkına varana kadar hipnotize olmasını sağlar. İyi bir hipnoz bilgisi ve tecrübesi gerekir.

Herkes bir şekilde hipnoza girebilir. Ancak aynı şekilde olmaz. İnsanların yaklaşık %30’u genetik olarak hipnoza yatkın kişilerdir. Bu kişiler rahat ve kolay bir şekilde hipnoza girebilir. Bu kişilerle yapılan çalışmalar, daha kolay ve kısa sürede sonuç verebilir. Hızlı hipnoz tekniği kullanılabilir. Bunun yanında yine insanların %40’ı da hipnoza yatkınlık olarak orta düzeydedir. Bu kişilerle çalışırken özellikle yavaş teknik hipnoz tekniği tercih edilebilir. Yaşanılan probleme yönelik yapılacak olan çalışma biraz zaman alabilir, Yaklaşık bir iki saati bulabilir. Yine insanların %30’u da hipnoza yatkın değildir ve hipnoza girmekte zorlanır. Hipnozu yapacak uzmanın iyi bir bilgisinin yanında tecrübeye de ihtiyacı vardır. Hipnoza girmeleri zaman alır ve yoğun bir direnç oluşur.

Her bilinmezlik ve belirsizlik durumunun kaygı uyandırıcı olduğu gibi hipnoz da birçok insan için kaygı uyandırıcı bir durumdur. İnsanlar ya uyanamazsam ya her şeyi anlatırsam ya bana istemediğim şeyleri yaptırırsalar gibi kaygı ve korkuları yaşayabilmektedir.

Neşter, nasıl ki bir doktorda hayat kurtaran bir alet iken katilde hayat karartan bir alet olabilirse; birçok şeyde olduğu gibi hipnozda da kullanım amacı, süreci ve sonucu etkiler. Dolayısıyla hipnoz yapan uzman tedavi amaçlı yaklaştığı için bu yaşanılan kaygıların gereksiz olduğunu gösterir. Hipnozda uyanamama gibi bir durum söz konusu değildir. Çünkü hipnoz esnasında da vücudun temel
fonksiyonları çalışmaya devam eder. Dolayısıyla hipnozu yapan uzman hiçbir şey yapmasa bile kişi kendiliğinden uyanır.

Hipnoz,kullanım alanı olara travmaların etkisini azaltmada, panik atak tedavilerinde, korkularda, cinsel problemlerde, alkol ve sigara bağımlılığından kurtulmada kilo vermede, stresle başa çıkabilmede, obsesyonlarda, sınava girecekler kişilerde dikkat artırmakta, ders çalışmaya odaklanmada ve terapilere destek olarak kullanılan yaygın bir yöntemdir.

Bir panik atak tedavisinde normal terapiye destek olarak hipnoz kullanıldığında, normalde on iki – on sekiz seans sürecek olan bir terapi süreci, hipnoz ile altı – on seansta tamamlanabilir. Bu da hipnozun başlı başına bir yöntem olarak kullanıldığı gibi terapilere destek olarak da oldukça yaygın olarak kullanılabildiğine bir örnek olarak gösterilebilir. Zor yollarla uğraşmak yerine kolay bir yol seçin.

Uzm. Klinik Psikolog Eyüp AKIN

Duygular: Yaşam Rehberimiz

Duygularımız, yaşamımızın rehberidir. Bizi koruyan, kollayan; organizmanın devamını sağlayan, bazen farkında olduğumuz, bazen olamadığımız güvenlik güçlerimizdir.

Bu temel güvenlik güçlerimiz, biz var olalım diye doğal halini yani gerçekliğini bırakıp başka boyutlara geçmektedirler. Çocukluğumuzda çevremizden sürekli etkilenmektedirler. Örneğin; annesi tarafından sürekli değersiz, önemsiz bulunan ve yaptığı hiçbir iş beğenilmeyen bir çocuk, hayata devam edebilmek için annesinden gelen duyguları alıp kendi duygu şemasını oluşturur. Kendi hissettiği duygulardan feragat eder. Bunu, feragat ettiği duyguların ileride kendi hayatına ne kadar zarar vereceğini bilmeden yapar. Çocuğun başka bir seçeneği yoktur çünkü onu koruyan kollayan bakım veren ihtiyaç duyduğu kişiye karşılık verecek gücü ve potansiyeli yoktur.

Çocuk ne yapacağını bilmeyen, hayatı yeni yeni deneyimleyen, çaresiz bir haldedir. Bu çaresizlik içinde, her şeyi annesinin yüzünde takip eder. Annenin bir dakikalık nötr duruşuna dayanamayan ve onun gülen yüzünü görmek için “dünyaları yıkarcasına” mücadele eden ve ağlayan sesi ile ‘’Anne ne olur gül! Senin gülen gözlerini görmek istiyorum.’’ demek, elinde olan tek şeydir. Anne gülünce gülen, anne ağlayınca ağlayan; aslında empatik duyguları yetişkinden defalarca kat fazla olan çocuğun duygusal yapısı, sonrasında sempatiye geçer. Buradaki sorun, çocuğun kapasitesinin üstünde olan duygu ile baş edememesi ve annenin bu uzaklığına dayanamaması, bu kötü duygularla nasıl mücadele edeceğini, onları nasıl regüle edeceğini bilmeyen bir organizmaya sahip olmasıdır. Aslında bu potansiyele doğuştan sahiptir ama potansiyelini kullanmasına engel olan durum, duygunun yoğun ve kapasitesinin üstünde gelmesidir.

Gelin o zaman bu duygulara biraz bakalım. Duygularımız, önemli olaylar yaşadığımızda bizim için neyin iyi neyin kötü olduğunu anlayıp ona göre konumlanan bir yapıya sahiptirler. Her insan, duyguları yerinde ve yeterince gösterme gizil potansiyeli ile doğar. Bu potansiyele sahip olmasına rağmen bakım verenleri, duygularını nasıl göstereceğini bilmedikleri için farkında olmadan doğal olarak sahip olunan bu duyguları bozar ve yerine kendi bildikleri formatı atarlar. Bu format, bireylerin doğru yolda olduklarına inanmalarına ve hayatları boyunca böyle yaşamaya devam etmelerine sebep olur. Bu yanlış kodlar nedeniyle kişiler, hayatın karşılarına çıkardığı iyi bir dosta, güvenilir bir eşe sahip değillerse veya terapi almıyorlarsa gerçek yaşantının tadını alamayacaktır. Yanlış öğrendikleri bu yola saplanacak, diğerleri farklı davrandığı için öfkelenecek ve onların yanlış olduklarını söyleyip dostluklarını bitireceklerdir. Aynı kendileri gibi uygun olmayan yaşantıyı ve duyguyu öğrenmiş insanları bulup onlarla yaşamaya devam edeceklerdir. Böylece gerçek duygunun insana neler hissettirdiklerini öğrenemeyip hayatlarının sonuna kadar aynı şekilde yaşamaya devam edecekler ve gerçek duygunun; iletişimde duvarları kaldırdığını, samimi dostluklar kurulmasına yardımcı olduğunu, şefkat ve merhamet duygularını ortaya çıkardığını deneyimleyemeyeceklerdir.

Oysaki kırılsa, incinse, öfkelense bile orada kalıp ona bu duygularının söylendiği; yaşadığı sorunun üstesinden gelmek için neler yapılabileceğinin konuşulduğu bir süreç her zaman daha sağlıklı olacaktır. Duyguları bastırmayı, yok saymayı öğrenen kişiler; hayatları boyunca bu duyguları tadamadıkları gibi yanlışlarıyla, kendilerine zarar veren duygularla hayatlarına devam ederek ilişkilerine zarar verecekler ve belli bir süre sonra da tüm bunların getirdiği yükü taşıyacaklardır. Bu yük, duyguların yerinde ve yeterince gösterilmemesinden dolayı ortaya çıkan psikosomatik rahatsızlıklarla mücadele edip acı çekmektir. Örneğin; “Omuzlarım çok ağrıyor, kasılıyor.”, “Göğsümün üstüne öküz oturmuş gibi.”, “Boğazımda düğüm var.” ya da “Oraya bir şey saplanmış, oturmuş, gitmiyor.” gibi ifadeler ile kişiler o yükü anlatmaya çalışırlar.

Bu gibi durumları şöyle ifade edebiliriz: Yaşantılar, bize duygulanımların özünü verir. Kişinin yaşantıyı nasıl kodladığını, yaşarken neler hissettiğini ve bu öğrenmeyi hayatına nasıl genellediğini gösterir. Zihindeki duygu yapılanmasının oluşmasına ve eylemlerin nasıl ortaya çıkacağına etki eder. Siz hiç farkına varmadan bu zihinsel yapılanma çoktan karar vermiş olur. Kısaca, yaşantıların anlatamadığı hatta sözcüklerin anlatamadığı birçok şeyi “duygular” anlatır. Duyguyu anladığımızda birçok yolun kapısı açılmış olur. Bundan sonra kişiye ulaşmak daha kolay olur. Kişinin en acı veren duygularına farkındalık sağlaması ona acı verse de bu, daha belirgin ve sağlıklı bir yol haline gelir.

Duygu şemalarımızın sağlıklı olmasının önemli şartı, bizi yetiştirenlerin duygularının farkında olmasıdır. Doğduğumuz andan itibaren sağ beyinden sağ beyne giden, görünmeyen yollar bulunur. Organizmamız karşı taraftakinin duygularını direkt kopyalayıp kendi içsel mekanizmasını daha da geliştirir. Bu durumda diyebiliriz ki ebeveynler duyguların farkında olursa çocuk, hayatı boyunca -kendini yetiştirenler gibi – gerçek duygularını yaşar. Gerçek duygularını göstererek karşıdaki kişiden de gerçek duygularla karşılık alır. Karşıdaki de şefkat ve merhamet duyguları ile onu kapsar ve böylece gerçek arkadaşlıkların, dostlukların, sevgilerin ve evliliklerin oluştuğu bir yaşam meydana gelir.

Gerçek duygularınız ile kalıp hayatı hakiki tadıyla yaşamanız dileğiyle

Uzm. Klinik Psikolog İshak BÜYÜKYILDIRIM

WhatsApp'ı Aç
???? Merhaba!
Merhaba ????
Nasıl yardımcı olabiliriz?